NEOLİBERAL DÜNYA PİYASASI VE ALAKART AVRUPA'DA TÜRKİYE TARIMININ VE KÖYLÜSÜNÜN KADERİ: "KLASİK BİR PERİFERİ ÖYKÜSÜ" - ÖZGÜR ÜNİVERSİTE FORUMU - ARALIK/2004

GENEL MERKEZ
08.04.2005 (Son Güncelleme: 08.04.2005 16:11:54)

Gökhan GÜNAYDIN (1)

Giriş

Türkiye tarım sektörü, birçok sorunla karşı karşıya. Tarımsal ve kırsal altyapı sorunları, yüzyılıaşkın bir zaman diliminden günümüze taşınıyor. Toprak mülkiyet yapısı adaletsiz dağılıyor, işletmeler küçük ve parçalı. Toprak reformu çabalarının sonuçsuz kalması ve örgütlenme alanında yaşanan “açık”, tarım sektörünü, emek sömürüsünün en yoğun yaşandığı bir konuma taşıyor.

Bu yapının üzerinde, çeyrek yüzyıldır sürdürülen ve son beş yıllık süreçte derinleşen “bağımlı politikalar”, sektörü çöküş noktasına getirmiş durumda. (2)

Tam da bu dönemde, merkez kapitalizmin kural tanımaz saldırılarının yanıbaşımızda sahnelendiği güvenliksiz dünyada, gıda güvenliği her zamankinden daha yaşamsal bir önem taşıyor.

Aynı süreç içinde, Dünya Ticaret Örgütü Anlaşmaları, ülkelerin tarım sektöründe uygulayacakları politikaların çerçevesini çiziyor. Bu, uluslararası düzlemin, ulus devletlerin politika belirleme erkleri üzerindeki etki alanının giderek artışına işaret ediyor.

Ancak, Türkiye açısından konu, uluslararası ilişkiler boyutu ile sınırlı kalmıyor. Türkiye’nin tarım politikalarındaki yetki alanı, olası bir AB üyeliği durumunda, uluslarüstü düzleme terk edilmiş olacak. Avrupa Birliği, Ortak Tarım Politikasını, uluslarüstü bir politika alanı olarak inşa etmiş. Birliğin politikaları verili mekanizmalar içinde Brüksel’de saptanıyor, 25 üye ülke bu politikalara uyuyor.

Bu çerçevenin Türkiye tarım sektörü ve köylüsü üzerine etkilerinin konu edildiği çalışma kapsamında, birinci bölümde, bir durum saptaması niteliğinde olmak üzere, Türkiye tarımının verili sosyo – ekonomik yapısının bir fotoğrafı çekilmeye çalışılacaktır. İkinci bölümde, tablonun şekillenmesine etkiyen 1980 sonrası süreç temel dönüşüm mekanizmaları ile ortaya konulacak; ardından üçüncü bölümde, Dünya Ticaret Örgütü Tarım anlaşmaları ve Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası üzerinden yürüyen ve kapitalizmin tarım alanında vites büyütmesini tanımlayan sürecin merkez ve “periferinin” tarım yapıları üzerine etkileri, AB çekirdeğini oluşturan ülkeler ile Türkiye örneği üzerinden analiz edilecektir.

I. TARIM SEKTÖRÜNÜN VERİLİ SOSYO – EKONOMİK YAPISI

Bu bölümde, tarım sektörünün sosyo – ekonomik anlamda yapısal durumu analiz edilecektir.

Genel ekonomi içinde tarımın yerine bakıldığında, uzun bir durağan dönemden sonra, hızlı bir gerileme gözlemlenmektedir. 1920’li yılların başında GSMH’nın yaklaşık % 45’i tarımdan elde edilirken, yarım yüzyıl sonra, 1960’ların sonunda, bu oran hala % 40’lar düzeyindedir. İzleyen on yıllık süreçte hızlı bir düşme ile 1980 yılında % 25’ler düzeyine gerileyen tarımın GSMH içindeki payı, 1997 yılında 12.7’ye düşmüştür.

Süreç içinde, bu gerileme eğilimi devam etmiştir. 2003 yılı itibariyle, 359.7 katrilyon TL olan toplam gayri safi milli hasılanın 41.5 katrilyon TL’lik bölümünü tarım üretebilmiş, başka bir deyişle tarımın GSMH’ya katkısı % 11.36 olmuştur. (3)

Teorik olarak, ulusal ekonomiler güçlendikçe büyüyen GSMH içerisinde tarımın payı göreli olarak azalır. Bu durum, tarımda yaratılan katma değerin, diğer sektörlere oranla daha düşük olması ve gelir arttıkça tüketim harcamalarının sınai mallara ve hizmetler sektörüne kayması ile açıklanır.

“Türkiye GSMH’nın son 30 yıllık değişiminde, bu gerçeklik etken olmuştur. Bununla birlikte, 1980’li yıllardan itibaren tarımın gelişme hızının gerilemesi ve bazı yıllarda negatif büyüme rakamlarının kaydedilmesi, yukarıdaki verilerin ortaya çıkmasında önemli rol oynamıştır. Aynı dönemde sanayiinin de istenen gelişmeyi gösterememesi, Türkiye’nin üretimden kopuşuna işaret etmektedir. 1970 sonrası 30 yılı aşkın sürede; tarımın GSMH’ya katkısı % 40’lar düzeyinden % 13’ler düzeyine inerken, sanayiinin GSMH’ya katkısı % 17 düzeyinden % 24 düzeyine yükselebilmiştir.” (4)

Türkiye’de tarım sektörü 2002, 2003 ve 2004 yıllarında üst üste üç yıl küçülmüştür. Hazırlanan “Katılım Öncesi Ekonomik Program” verilerine göre, 2005 yılında % 1.7 küçülmesi beklenmektedir.

Türkiye’nin işlenmiş ve işlenmemiş tarımsal ürün dış ticaret dengesi, tarım sektöründeki çöküşü, çarpıcı bir şekilde sergilemektedir.

Türkiye, 1980’li yılların başında, işlenmiş ve işlenmemiş tarımsal ürün dış ticaret dengesinde ortalama 1.5 milyar ABD dolarına yakın fazla vermekte iken, aynı rakam 1980’lerin sonunda – 1990’ların başında ortalama 750 milyon ABD doları dış ticaret fazlasına; 1990’ların sonunda – 2000’lerin başında ise yine ortalama 250 milyon ABD doları dış ticaret fazlasına gerilemiştir.

2003 yılından itibaren, Türkiye’nin tarımsal dışalımı, dışsatımından fazla olarak gerçekleşmektedir. 2004 yılının ilk on ayına ilişkin veriler, “bu eğilimin” sürmekte olduğuna işaret etmektedir.

2003 yılı verilerine göre, Türkiye, 1.8 milyon ton mısır, 1.5 milyon ton ekmeklik buğday, 500 bin ton pamuk, 450 bin ton çeltik dışalımı yapmıştır. Dışalım bedeli olarak tahıllara 400 milyon ABD Doları, yağ bitkilerine 850 milyon ABD Doları, pamuğa ise 500 milyon ABD Doları ödenmiştir.

Türkiye, kahve gibi kendi ekolojisinde yetişmeyen ürünlerin dışalımını yapmak durumundadır. Ancak yukarıda belirtilen ve toplamda 1.8 milyar ABD dolarına yakın dışalım bedeli ödenen tahıl, yağ bitkileri ve pamuk, Türkiye’nin kendi ekolojisinde yetişen ve doğru tarım politikaları uygulandığında kendine yeterliliğin sağlanabileceği ürünlerdir.

Türkiye nüfusunun % 35’i kırsal alanda yaşamaktadır. Tarım sektörü, özellikle ülkenin kırsal sosyo-ekonomik yapısının başat sektörü niteliğindedir.

Aşağıdaki tablo-1, 1980 – 2001 yılları arasında, hane halkı sayısı ve tarımsal faaliyet ilişkisinin değişime ilişkin veriler içermektedir.

1980, 1991 ve 2001 yılı sayım sonuçlarına göre karşılaştırmalar yapan yukarıdaki tablodan da izleneceği üzere, toplam yerleşim yeri sayısı 1991'DE 1980'e göre % 0.68 oranında, 2001'DE 1991'e göre % 1.77 oranında artış göstermektedir. Bu sonuçlara göre son yirmi yılda yerleşim yeri sayısında % 2.46 oranında artış söz konusudur.

Toplam hanehalkı sayısı 1980, 1991 ve 2001 itibariyle karşılaştırıldığında, 1991'DE 1980'e göre % 25.56 oranında, 2001'DE 1991'e göre % 8.32 oranında artmıştır. Son yirmi yılda toplam hanehalkı sayısında % 36.01 oranında artış olduğu görülmektedir.

Diğer taraftan, 1980 yılında Türkiye kırsalında bulunan toplam hane halkının % 90’ı tarımsal faaliyette bulunurken, aynı oran 1991 yılında % 86’ya, 2001 yılında ise % 71’e gerilemiştir. Toplam hanehalkı sayısında her üç sayım sonucunda artış görülürken, tarımsal faaliyette bulunan hanehalkı sayısında 1991'DE 1980'e göre % 19.14 oranında artış görülmüş, ancak 2001'DE 1991'e göre % 9.62 oranında azalış kaydedilmiştir. (5)

Bu noktada, tarımsal faaliyette bulunmayan hane halkı sayısındaki artışın yorumlanması önem kazanmaktadır.

Tarımsal gelir olanakları azalan ve bu bağlamda kendini yeniden üretebilme gücünden yoksun kalan hane halkı üyelerinin bir kısmının tarım dışı geçici ve çoklu işlerde ücret karşılığı çalışmaya başlamaları, bu sonucun ortaya çıkmasında önemli rol oynamaktadır.

Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre (6), kırsal işgücünün % 22.9’u, yani yaklaşık dörtte biri imalat sanayii, ticaret, ulaştırma, inşaat, toplum hizmetleri gibi tarım dışı gelir getiren iktisadi faaliyet kollarında çalışmaktadır.

Sonuçlar, tarımsal işgücünün bir kısmının, kendini yeniden üretebilmek için emek gücünü satmak ya da ek iş yapmak zorunda kaldığını ortaya koymaktadır.

İstihdamın sektörel dağılımının değişimi, son on beş yıllık süreçte tarımın istihdamdaki payının % 46’dan % 34’e gerilediğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık sanayii istihdam düzeyi, ancak % 18.9 dolayındadır.

GSMH içindeki payı % 11.36 olan tarımın istihdam içindeki payının % 34 olmasına karşın; imalat sektörü, enerji sektörü, ticaret sektörü ve ulaştırma sektöründe, sektörlerin GSMH içindeki payları, istihdam içindeki paylarından daha yüksektir. Mali kurumlar GSMH’ya katkılarından daha yüksek bir istihdam katkısı sağlarken, inşaat sektörünün her iki açıdan payları birbirine eşittir. (7)

Kırsal nüfus (% 35), tarımın GSMH’ya katkısı (% 11.36), istihdam içinde tarım sektörünün payı (% 33.88) ve tarımda kişi başına düşen GSMH (1.384 ABD Doları) rakamları birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye tarımının barındırdığı atıl istihdam düzeyine ve kırsal yoksulluğa ilişkin kestirimlerde bulunmak kolaylaşmaktadır.

Ancak atıl istihdam düzeyi, tek başına tarım sektörünün sorunu olarak değerlendirilemez. Ülkede başta sanayii olmak üzere, diğer sektörlerin istihdam emme kapasitesinin artmaması, tarım sektöründen fazla nüfusun çekilmesi süreci önünde en büyük engeli oluşturmaktadır.

Kriz dönemleri, bu yapıyı olanca çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. 2001 sonu ve 2002 başlarında ülkenin yaşadığı iki büyük ekonomik krizden sonra genel istihdam düzeyinde önemli daralmalar yaşanırken; yalnızca tarım sektörünün istihdam düzeyi yükselmiştir. Bunun, sektördeki bir canlanma ile ilgili olmadığı açıktır.

Konu ile ilgili bir başka önemli gelişme de, sektördeki kadın istihdamı ile ilgilidir. Tarım sektörü, kadın işgücünün en yoğun olduğu sektör konumundadır. 2003 yılı itibariyle, genel istihdamda kadınların payı % 27.86 düzeyinde iken, aynı oran, tarım sektöründe % 48.10’a çıkmaktadır. Yine 1999 yılı verilerine göre, kadınların %72.2.’si tarım kesiminde çalışmaktadır. 1990 – 2000 yılları arasında kadınların genel istihdamında % 34’ten % 28’e olmak üzere % 6’lık bir daralma olmasına karşın, aynı zaman diliminde tarım istihdamındaki kadınların payı % 49’dan %49.2’ye yükselmiştir. Bu sonuç, “tarımın kadınsallaşması (feminizasyonu)” olarak nitelenebilir.

Tarımın kadınsallaşması, krizler sarmalındaki Türkiye kırsalında kadın emeğinin konumlanışına işaret etmektedir. Kırdan kente göç, erkekler için işgücüne katılımda küçük bir düşüşe neden olurken, kadınların neredeyse tamamının işgücü dışında kalması sonucunu doğurmaktadır. Tarım sektörü ise, emek yoğun ve az getiri sağlayan özellikleri ile öncelikle erkek işgücü tarafından terk edilen bir üretim alanı olma özelliği taşımaktadır. Bu sonuç, “tarımın kadınsallaşması”nın, kadın emeğinin giderek daha çok istismara açık hale gelmesine ilişkin bir kavramsallaştırma olduğunu ortaya koymaktadır.

İstihdamın mekana göre konumlanmasında da, tarım sektörü ayırıcı özelliklere sahiptir. Türkiye’de toplam istihdamın % 54.1’i bucak ve köylerde konumlanmışken, aynı oran tarım sektöründe % 96.2’ye çıkmaktadır.

Bucak ve köylerde yaşayan işgücünün cinsiyete göre dağılımına ilişkin veriler incelendiğinde ise, kadınların % 31’inin okuma yazma bilmediği, buna karşılık aynı oranın erkeklerde % 9’a düştüğü görülmektedir.

Diğer taraftan, tarım kesiminde istihdam edilenlerin % 1.1’i ücretli, % 5.1’i yevmiyeli, %0.6’sı işveren, % 39.4’ü kendi hesabına çalışan ve % 53.8’i ücretsiz aile işçisi durumundadır. Başka bir deyişle, tarım sektöründeki faal nüfusun % 91’i fiilen kendi işinde veya aile işletmesinde çalışmaktadır.

Bütün bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, tarım sektöründe genel olarak aile işletmesi için ücretsiz çalışma biçiminin egemen olduğu, işgücünün büyük oranda bucak ve köylerde konumlandığı, sektörde giderek artan bir kadın işgücü yapısının varlığı ve buna koşut olarak eğitim düzeyinin düşüklüğü not edilmelidir.

Türkiye’nin arazi kullanış biçimlerinin 1980 – 2001 yılları aralığındaki değişimi, aşağıda Tablo-2'DE VERİLMEKTEDİR.

2001 YILI GTS KÖY GENEL BİLGİ ANKETİ SONUÇLARINA GÖRE TOPLAM 668 781 782 DEKAR ARAZİNİN %27,63’Ü KORULUK VE ORMAN ARAZİSİ (FUNDALIK VE MAKİLİK DAHİL), %22,78’İ TARLA ARAZİSİ, %21,86’SI DAİMİ ÇAYIR VE OTLAK (MERA) ARAZİSİ, %14,47’Sİ TARIMA ELVERİŞSİZ ARAZİ (TAŞLIK, BATAKLIK, ÇORAK ARAZİ, YERLEŞİM ARAZİSİ, MEZARLIK, HARMAN YERİ VB. DAHİL), %5,60'ı nadas arazisi, %3,87'Sİ MEYVE VE DİĞER UZUN ÖMÜRLÜ BİTKİLER İÇİN AYRILAN ARAZİ (KAVAKLIK-SÖĞÜTLÜK DAHİL), %2,91’İ TARIMA ELVERİŞLİ OLDUĞU HALDE KULLANILMAYAN ARAZİ, %0,88’İ SEBZE VE ÇİÇEK BAHÇELERİ ARAZİSİ (ÖRTÜ ALTI DAHİL) ŞEKLİNDE KULLANILMAKTADIR.

2001 YILI VERİLERİNDEN DE İZLENECEĞİ ÜZERE, TÜRKİYE YÜZÖLÇÜMÜNÜN ANCAK 176 MİLYON DEKARINDA İŞLEMELİ TARIM YAPILMAKTA OLUP, BUNUN DA YİNE 146 MİLYON DEKARINI TARLA ARAZİLERİ OLUŞTURMAKTADIR. YAKLAŞIK 36 MİLYON DEKAR NADAS ALANI VE YAKLAŞIK 19 MİLYON DEKAR KULLANILMAYAN ARAZİNİN TOPLAMI OLAN 55 MİLYON DEKAR ALAN İSE, TARIMA ELVERİŞLİ OLDUĞU HALDE, SU YOKLUĞU VE TARIMSAL FAALİYETLERİN EKONOMİK OLMAKTAN ÇIKMASI, GÖÇ VB. NEDENLERLE İŞLENEMEMEKTEDİR.

ARAZİ – MÜLKİYET İLİŞKİLERİNİN İNCELENMESİ (TABLO-3), SEKTÖRÜN YAPISI AÇISINDAN ÖNEMLİ BİLGİLER VERMEKTEDİR.

2001 YILI GENEL TARIM SAYIMI SONUÇLARINA GÖRE TÜM KÖYLER VE NÜFUSU 25.000’DEN AZ OLAN İL VE İLÇE MERKEZLERİNDE TARIMSAL FAALİYETLE UĞRAŞAN 4.106.983 HANEHALKI İLE 221.562.345 DEKAR İŞLENEN ARAZİ TESPİT EDİLMİŞTİR. NÜFUSU 5.000’DEN AZ YERLEŞİM YERLERİNDE İSE 3.697.743 “TARIM İŞLETMESİ” BULUNMAKTADIR. DİĞER TARAFTAN, TOPLAM HANEHALKI SAYISI 6.189.351, TOPLAM ARAZİ 668.781.782 DEKARDIR.

1980 GENEL TARIM SAYIMI SONUCUNA GÖRE TÜRKİYE’DE ORTALAMA İŞLETME BÜYÜKLÜĞÜ 65.8 DEKAR, 1991’DE 59.1 DEKAR 2001’DE İSE 61.01 DEKAR OLARAK BELİRLENMİŞTİR.

2001 YILI VERİLERİNE GÖRE; 500 DEKARDAN FAZLA TOPRAĞA SAHİP TOPRAK AĞASI VE KAPİTALİST TOPRAK SAHİPLERİ TÜM İŞLETRMELERİN ANCAK % 0.74’ÜNÜ OLUŞTURURKEN, KONTROL EDİLEN ARAZİ MİKTARI ÜLKE ARAZİSİNİN % 11.26’SINA ULAŞMAKTADIR. BUNA KARŞILIK, 50 DEKARDAN AZ TOPRAĞA SAHİP YOKSUL KÖYLÜLER TÜM İŞLETMELERİN % 65’İNDE KONUMLANMIŞLARDIR VE TÜM ÜLKE ARAZİSİNİN ANCAK % 21’İNİ ELLERİNDE TUTABİLMEKTEDİRLER.

YAPININ, SON DERECEDE ADALETSİZ BİR TOPRAK MÜLKİYETİ YAPISINA İŞARET ETTİĞİ AÇIKTIR. DİĞER YANDAN, ARAZİNİN İŞLETİLMESİNDE ORTAYA ÇIKAN TASARRUF İLİŞKİLERİ İSE, ŞÖYLE BİR GÖRÜNÜM SERGİLEMEKTEDİR;

1991 GTS VE 2001 GTS TARIMSAL İŞLETMELER ANKETİ SONUÇLARINA GÖRE TÜRKİYE’DE TARIMSAL İŞLETMELERİN BÜYÜK BİR KISMI (SIRASIYLA % 92.57 VE % 81.34) YALNIZ KENDİ ARAZİSİNİ İŞLETMEKTEDİR.

TÜRKİYE’DE KENDİ ARAZİSİ OLMAYIP BAŞKASINDAN KİRA, ORTAKÇILIK, YARICILIK VB. ŞEKİLLERDE TUTTUĞU ARAZİYİ İŞLETEN İŞLETMELERİN TOPLAM İŞLETME İÇİNDEKİ ORANI 1991 GTS’DE %1.65 İKEN 2001 GTS’DE %3.56’YA YÜKSELMİŞTİR.

KENDİ ARAZİSİ OLMAYAN İŞLETMELERİN 1991 GTS’DE %71.27’Sİ, 2001 GTS’DE %51.03’Ü YALNIZ KİRA İLE ARAZİ İŞLETTİKLERİ BELİRLENMİŞTİR.

TARIMSAL ÜRETİM YAPILARINDA DEĞİŞİM, TÜM BU TABLONUN DOĞAL SONUÇLARINI YANSITMAKTADIR.

TARIM POLİTİKALARININ TEMEL HEDEFLERİNDEN BİRİSİ, KUŞKUSUZ, ÜLKENİN KENDİ NÜFUSUNU NİTELİK VE NİCELİK OLARAK BESLEYEBİLECEK BİR TARIMSAL ÜRETİM GERÇEKLEŞTİREBİLMESİDİR. BU HEDEF, TARIMSAL ÜRETİM ARTIŞININ, NÜFUS ARTIŞ HIZINA EŞİT VEYA ONDAN YÜKSEK OLMASI İLE SAĞLANABİLİR.

AŞAĞIDAKİ TABLO-4, 1985 – 2001 YILLARI ARALIĞINDA, TÜRKİYE’NİN TARIMSAL ÜRETİM ARTIŞ HIZI İLE NÜFUS ARTIŞ HIZINI KARŞILAŞTIRMAKTADIR.

TABLO VERİLERİNDEN DE İZLENECEĞİ ÜZERE, NÜFUS ARTIŞ HIZININ DÜŞME EĞİLİMİ GÖSTERMESİ NEDENİYLE, 1990 – 1999 YILLARI ARALIĞINDA 1.6’LIK BİR TARIMSAL ÜRETİM ARTIŞ HIZINDA İSTİKRAR SAĞLAYAN TÜRKİYE MAKASI KAPATMAYA BAŞLAMIŞ; ANCAK 2000 YILI SONRASINDA ÜRETİM ARTIŞ HIZINDA GÖRÜLEN GERİLEME İLE MAKAS YENİDEN AÇILMIŞTIR. AŞAĞIDA, BİTKİSEL VE HAYVANSAL ÜRETİM YAPILARINDAKİ DEĞİŞİM İNCELENMEKTEDİR;

TÜRKİYE’DE TARIMSAL ÜRETİMİN BİLEŞİMİNDE BİTKİSEL ÜRETİM HAKİM DURUMDADIR.

AŞAĞIDAKİ TABLO-5, 1998 – 2002 YILLARI ARALIĞINDA, TEMEL BİTKİSEL ÜRETİM RAKAMLARINDAKİ DEĞİŞİMİ ORTAYA KOYMAKTADIR.

TABLO VERİLERİNDEN DE İZLENECEĞİ ÜZERE, 2002 YILI İTİBARİYLE, TOPLAM BİTKİSEL ÜRETİM MİKTARI YAKLAŞIK 98 MİLYON TON OLUP, BUNUN 60.1 MİLYON TONU TARLA ÜRÜNLERİNE, 23.7 MİLYON TONU SEBZELERE, 14 MİLYON TONU İSE MEYVE ÜRÜNLERİNE AİTTİR. BU BAĞLAMDA, BİTKİSEL ÜRETİMİN % 61.4’Ü TARLA ÜRÜNLERİ, %24.2’Sİ SEBZELER VE %14.4’Ü MEYVELERDEN OLUŞMAKTADIR.

TABLODAN DA İZLENECEĞİ ÜZERE, 1998 – 2002 YILLARI ARALIĞINDA TARLA ÜRÜNLERİNDE 8 MİLYON TON CİVARINDA BİR AZALMA SÖZ KONUSUDUR. SEBZELERDE YAKLAŞIK 2.5 MİLYON TONLUK BİR ARTIŞ VARKEN, MEYVE ÜRETİMİNDE BİR DEĞİŞME GÖZLENMEMEKTEDİR.

TÜRKİYE, ÖNEMLİ HAYVANCILIK POTANSİYELİ BARINDIRAN BİR ÜLKE OLMASINA KARŞIN, ÖZELLİKLE 1980 SONRASI SÜREÇTE, HAYVAN VARLIĞINDA ÖNEMLİ AZALMALAR GÖRÜLMEKTEDİR.

AŞAĞIDAKİ TABLO-6, CUMHURİYET DÖNEMİ BOYUNCA, BAZI HAYVAN SAYILARINDAKİ DEĞİŞİM GÖSTERİLMEKTEDİR.

TABLODAN DA İZLENECEĞİ ÜZERE, 1980 SONRASI DÖNEMDE SIĞIR, KOYUN, KIL KEÇİSİ, ANKARA KEÇİSİ VE MANDA VARLIĞINDA ÖNEMLİ AZALMALAR OLMUŞTUR.

1928 YILINDA 6.9 MİLYON BAŞ OLAN SIĞIR VARLIĞI 1950 YILINA KADAR ÇOK HIZLI BİR ARTIŞ GÖSTEREREK 10 MİLYONA ULAŞMIŞ; 1950-1960 ARASI DÖNEMDE AZALAN BİR HIZLA DA OLSA YİNE ARTMIŞ VE 1960 YILINDA 12.4 MİLYONU BULMUŞTUR. 1980 YILINA KADAR ARTIŞINI SÜRDÜREREK 15.9 MİLYON BAŞA ULAŞAN SIĞIR VARLIĞI, BU TARİHTEN SONRA BELİRGİN BİR ŞEKİLDE DÜŞMEYE BAŞLAMIŞ VE 2002 YILINDA 9.8 MİLYONA GERİLEMİŞTİR.

ÜLKE HAYVAN VARLIĞININ BİR DİĞER ÖNEMLİ UNSURU OLAN KOYUN VARLIĞI DA SIĞIR SAYISINDAKİ DEĞİŞMELERE KOŞUT OLARAK GERİLEMİŞTİR. KOYUN VARLIĞI 1928’DE 13.6 MİLYONDAN 1950’DE 23 MİLYONA VE 1982’DE 49.6 MİLYON BAŞ’A KADAR ARTMIŞTIR. BU TARİHTEN SONRA, İSE KOYUN VARLIĞI AZALMA SÜRECİNE GİRMİŞ VE 2002 YILI İTİBARİYLE 25.2 MİLYON BAŞ’A DÜŞMÜŞTÜR.

HAYVAN VARLIĞINDAKİ BU GERİLEMEYİ KAYDETMEKLE BİRLİKTE, TÜRKİYE’NİN ET VE SÜT ÜRETİM VERİLERİNİN MUTLAKA ANALİZE DAHİL EDİLMESİ GEREKLİDİR. BU YAKLAŞIM, HAYVAN SAYISINDAKİ AZALMAYA KARŞIN, GENETİK POTANSİYELDE YAŞANABİLECEK İYİLEŞTİRMELERİN ÜRETİM YAPISINA OLUMLU YANSIMA OLASILIĞININ GÖZDEN KAÇIRILMAMASI AÇISINDAN YARARLI OLACAKTIR.

AŞAĞIDAKİ TABLO-7, 1998 – 2002 YILLARI ARALIĞINDA TÜRKİYE’NİN ET VE SÜT ÜRETİMİ GÖSTERİLMEKTEDİR.

TABLO VERİLERİNDEN İZLENECEĞİ ÜZERE, BEŞ YILLIK SÜREÇTE, DANA ETİNDEKİ BİR MİKTAR ÜRETİM ARTIŞINA KARŞILIK, SIĞIR – KOYUN – KUZU – KIL VE TİFTİK KEÇİ İLE DOMUZ ETİ ÜRETİMLERİNDE ÖNEMLİ AZALMALAR GÖRÜLMEKTEDİR.

BENZER ŞEKİLDE, AYNI DÖNEMDE, YALNIZCA KOYUN SÜTÜ ÜRETİMİNDE ARTIŞ GÖRÜLMÜŞ; BUNA KARŞILIK İNEK – KIL VE TİFTİK KEÇİSİ SÜTÜ ÜRETİMİNDE GERİLEMELER YAŞANMIŞTIR.

II – SÜREÇ ANALİZİ : 1980’DEN 2005’E TÜRKİYE TARIMI

1980 SONRASI İTHAL İKAMECİ POLİTİKALARDAN NEOLİBERAL DÜZENE GEÇİŞ, 24 OCAK 1980 KARARLARI İLE BİÇİMLENMİŞTİR. BU GENEL ÇERÇEVENİN TARIMA YANSIMASI; DESTEKLEME KAPSAMININ DARALTILMASI, TARIMSAL ÜRÜN FİYATLARININ BASKILANMASI VE İÇ TİCARET HADLERİNİN KESKİN BİR ŞEKİLDE TARIMIN ALEYHİNE DÖNMESİ İLE KENDİSİNİ GÖSTERMİŞTİR. (8)

SÜREÇ, TARIM SEKTÖRÜNE ETKİLERİ BAKIMINDAN, 1980 – 1989 ; 1990 – 1999 VE 2000 YILI SONRASI OLMAK ÜZERE DÖNEMLENDİRİLEBİLİR. 24 OCAK (1980) KARARLARI İLE BAŞLAYIP, KURGULADIĞI FİNANSAL SERBESTİ ÇERÇEVESİNDE SONUÇ OLARAK ÜRETİME KAYNAK TAHSİSİNİ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE KISITLAYAN 32 SAYILI KARAR’A KADAR SÜREN BİRİNCİ DÖNEMDE, TARIM SEKTÖRÜ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE GERİLEMİŞ, 1990 İLE BAŞLAYAN İKİNCİ DÖNEMDE ÖZELLEŞTİRMELER YANINDA DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ VE AB GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMALARI TARIM SEKTÖRÜ İLE İLGİLİ DIŞSAL ÇERÇEVEYİ ÇİZMİŞ; YENİ TARIM POLİTİKALARINA GEÇİŞİ TEMSİL EDEN TARIM REFORMU PROJESİ’NİN UYGULANMAYA BAŞLANDIĞI 1999 YILINDA BAŞLAYAN ÜÇÜNCÜ DÖNEMDE İSE YAŞANAN KRİZLER SONRASI IMF VE DÜNYA BANKASI İLE YAPILAN ANLAŞMALAR VE “İSTİKRAR PROGRAMLARI”, TARIM POLİTİKALARININ BELİRLENMESİNDE ETKEN BİR KONUMA GELMİŞTİR.

1980 – 1989 DÖNEMİ

YUKARIDA, ORTAYA ÇIKARDIĞI TEMEL DÖNÜŞÜMÜN ANA HATLARI VERİLEN 24 OCAK KARARLARININ UYGULANDIĞI 1980’Lİ YILLAR, İÇ TİCARET HADLERİNİN HIZLA TARIM ALEYHİNE GELİŞTİĞİ BİR DÖNEM OLMUŞTUR. İÇ TİCARET HADLERİ, 1976 – ’79 YILLARI 100 KABUL EDİLDİĞİNDE, 1988 YILINDA % 53’E DÜŞMÜŞ, BAŞKA BİR İFADEYLE % 47 TARIM ALEYHİNE DÖNMÜŞTÜR. 1929 DÜNYA BUHRANI VE ONU İZLEYEN DÖNEMDE AYNI ORANIN % 27 OLMASI, DÖNEMİN TARIMA OLAN ETKİSİNİ BÜTÜN AÇIKLIĞI İLE ORTAYA KOYMAKTADIR.

SÖZKONUSU DÖNEMDE TARIMSAL KAMU YÖNETİMİNİN “REORGANİZE” EDİLMESİ, SEKTÖREL AÇIDAN YARATTIĞI ETKİLER BAKIMINDAN OLDUKÇA ÖNEMLİDİR. 81 İL, 883 İLÇE, 80.000’İN ÜZERİNDE BUCAK, KÖY VE KÖY ALTI YERLEŞMEYE SAHİP; KIRSAL ALAN YERLEŞMELERİ PARÇALI, TARIM SEKTÖRÜ SOSYO – EKONOMİK YÖNDEN OLDUKÇA ÖNEMLİ OLAN TÜRKİYE’DE SEKTÖRÜN ÇAĞDAŞ VE RASYONEL OLARAK YÖNETİLEBİLMESİ, ETKİN BİR TARIMSAL KAMU YÖNETİMİ İLE OLANAKLIDIR.

TÜRKİYE’DE TARIM BAKANLIĞI, 1924 YILI BAŞINDA KURULMUŞTUR. KURULUŞUNDAN SONRA BİRÇOK KEZ FARKLI BAKANLIKLAR İLE BİRLEŞTİRİLİP AYRILAN, BAĞLI – İLGİLİ KURULUŞ YAPILARI VE HATTA ADI DEĞİŞTİRİLEN BAKANLIK ÜZERİNDEKİ EN KAPSAMLI “REORGANİZASYON”, 1985 YILINDA YAPILMIŞTIR.

1985 REORGANİZASYONU İLE BAKANLIĞIN ZİRAAT İŞLERİ, ZİRAİ MÜCADELE, HAYVANCILIĞI GELİŞTİRME, GIDA İŞLERİ, VETERİNER İŞLERİ, SU ÜRÜNLERİ GENEL MÜDÜRLÜKLERİ KALDIRILMIŞTIR. TARIMSAL ALTYAPI ALANINDA ÖNEMLİ İŞLEVLERİ OLAN TOPRAK-SU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ DE KALDIRILARAK, YOL-SU-ELEKTRİK GENEL MÜDÜRLÜĞÜ İLE BİRLEŞTİRİLMİŞTİR.

YENİ YAPISINDA MERKEZDE ANA HİZMET, DANIŞMA VE DENETİM, YARDIMCI HİZMET, İLGİLİ VE BAĞLI BİRİMLER İLE TAŞRA TEŞKİLATINDAN OLUŞAN BAKANLIĞIN, UZMAN BİRİMLERİN KAPATILMASI VE ÇEŞİTLİ YAPILAR İÇİNDE DAĞITILMASINDAN DOLAYI, YÖNETİM GÜCÜNDE ÖNEMLİ AŞINIMLAR ORTAYA ÇIKMIŞTIR. BU AŞINMAYA KOŞUT OLARAK, TÜRKİYE’DEKİ KAMU ÖRGÜTLENMESİNİN DİĞER BİRİMLERİ DE TARIM YÖNETİMİNDE SÖZ SAHİBİ OLMUŞLAR, GÖREVLER VE YETKİLER ÇEŞİTLİ KURULUŞLAR ARASINDA (BAKANLAR KURULU, YÜKSEK PLANLAMA KURULU, PARA KREDİ VE KOORDİNASYON KURULU, TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI, SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI, ENERJİ VE TABİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI, DEVLET BAKANLIKLARI, DEVLET PLANLAMA – HAZİNE - DIŞ TİCARET MÜSTEŞARLIKLARI, MERKEZ BANKASI, ZİRAAT BANKASI ..) DAĞITILMIŞTIR. BU DAĞITIMDA YETERİNCE NET BELİRLENEMEYEN GÖREVLER YETKİ ÇATIŞMASINI DA BERABERİNDE GETİRMİŞ, BU YAPININ ÜZERİNE EKLENEN EŞGÜDÜM YETERSİZLİĞİ İSE TARIM YÖNETİMİNİN ETKİSİZLİĞİNİ PERÇİNLEMİŞTİR.

İLK İKİ AŞAMANIN 1980’Lİ YILLARIN ORTALARINDAN 1990’LI YILLARIN SONUNA KADAR SÜRMESİNDEN SONRA, ÜÇÜNCÜ AŞAMADA, 2000’Lİ YILLARIN BAŞINDAN İTİBAREN, YÖNETİŞİM (GOVERNANCE) İLKESİNİN ETKİLERİ TÜRKİYE’YE VE TARIM SEKTÖRÜNE YANSIMIŞTIR. BU DOĞRULTUDA, BİRÇOK GÖREV VE YETKİ ALANI ZATEN ELİNDEN ÇIKMIŞ BULUNAN BAKANLIK, TÜTÜN – ŞEKER VE TARIM SATIŞ KOOPERATİFLERİ ALANINDA ELİNDE BULUNAN YETKİLERİ SAYILAN ALANLARDA OLUŞTURULAN KURULLARA DEVRETMİŞTİR.

BU KURULLAR, (TÜTÜN VE TÜTÜN MAMÜLLERİNİ VE ALKOLLÜ İÇKİLER PİYASASINI DÜZENLEME KURULU, ŞEKER KURULU VE TARIM SATIŞ KOOPERATİFLERİ BİRLİKLERİNİ YENİDEN YAPILANDIRMA KURULU)

• KAMU ALANINI ÖZEL SEKTÖRE DEVRETME,

• “İŞLETİCİ” ÖZELLİĞİNDEN SIYRILAN KAMUNUN, ÖZEL SEKTÖR İŞBİRLİĞİ İLE ALANI DÜZENLEMESİ VE DENETLEMESİ

İŞLEVİNE YÖNELMEKTE VE “BAĞIMSIZ İDARİ OTORİTE” KAVRAMINA OTURMAKTADIR.

1980 – 1989 ARASINDAKİ DÖNEMDE, KATMA DEĞERİ DÜŞÜK TARIMSAL HAMMADDELERİ YA DA TARIMA DAYALI İLKEL SANAYİ MALLARININ SATIMI İLE ARZULANAN ORANDA DÖVİZ GELİRİ ELDE ETMENİN VE DIŞ TİCARET DENGELERİNİ DÜZENLEMENİN OLANAKSIZLIĞI BİR KEZ DAHA SAPTANMIŞTIR. BU DOĞRULTUDA, 1960’LI VE 70’Lİ YILLARDA YAPILAN BİRÇOK TEORİK VE AMPİRİK İKTİSAT ÇALIŞMASI, EŞİTSİZ DEĞİŞİMİN AZ GELİŞMİŞ ÜLKELER ALEYHİNE OLAN SONUÇLARINI ORTAYA KOYMAKTADIR.

BUNUN ÜZERİNE 1989 YILINDA 32 SAYILI KARAR ÇIKARTILARAK, SPEKÜLASYONCU YABANCI SERMAYE GİRİŞİ TEŞVİK EDİLMİŞ, YABANCI SERMAYEYİ CEZBETMEK İÇİN GEREKLİ YÜKSEK FAİZ ORANLARI ÜRETİM YAPILARI ÜZERİNDE KIRICI ETKİLER YAPMIŞTIR.

II.2 - 1990 – 1999 DÖNEMİ

ÖZÜNDE SPEKÜLATİF NİTELİKLİ VE REEL YATIRIM DAVRANIŞLARINDAN UZAK, ÜLKE EKONOMİSİNİN RANTİYER TİPİ GİRİŞİMLERLE ETKİLENDİĞİ VE YÜKSEK FAİZ ORANLARI İLE KENDİSİNİ GÖSTEREN DÖNEMDE, TARIM SEKTÖRÜ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE OLUMSUZ ETKİLENMİŞTİR. BÖYLE DÖNEMLERDE, ÜRETİM SARMALINDAKİ PARA İLK ÖNCE, EN AZ GETİRİSİ OLAN ALANDAN ÇEKİLİR, KAYNAK GERİ DÖNÜŞÜNÜN HIZ VE MİKTAR OLARAK EN YAVAŞ – EN AZ OLDUĞU TARIM YATIRIMLARI (KAMUSAL VE ÖZEL) ÖNEMLİ ÖLÇÜDE AZALIR VE TARIM SEKTÖRÜ İÇİ SINIF KONUMLANMALARINDA, KAYNAK AKTARIM OLANAĞI BULUNAN TÜM ÖGELER HIZLA TARIMDAN ÇEKİLİR. ANCAK TARIM İŞÇİLİĞİ VE KÜÇÜK MÜLKİYET YAPISININ KIRSAL ALANA MAHKUM ETTİĞİ BÜYÜK BİR KÖYLÜ KİTLESİ, YOKSULLUĞU DERİNLEŞİRKEN, KENDİ EMEĞİNİ DAHA ÇOK SÖMÜRME YOLU İLE KENDİNİ YENİDEN ÜRETME OLANAKLARINI ARAR.

SÖZÜ EDİLEN DÖNEMDE, TARIM SEKTÖRÜ İLE İLGİLİ OLARAK, DÖRT KONUNUN ALTINI ÇİZMEKTE YARAR GÖRÜLMEKTEDİR. BUNLARDAN BİRİNCİSİ, BİR ÖNCEKİ DÖNEMDEN BAŞLATILAN TARIMSAL KİT ÖZELLEŞTİRMELERİNİN GERÇEKLEŞTİRİLMİŞ OLMASIDIR. İKİNCİ KONU, 1990 – 1994 YILLARI ARALIĞINDA, İÇ TİCARET HADLERİNİN TARIM LEHİNE GELİŞMESİDİR. ÜÇÜNCÜ ÖZELLİK, DÖNEMİN ORTASINDAKİ 1994 KRİZİ SONUÇLARI İLE İLGİLİDİR. SERMAYENİN MERKEZİLEŞMESİ VE KISA SÜRELİ SERMAYE HAREKETLERİNİN KURAL TANIMAZ BİR HIZ KAZANMASI, BİRÇOK AZ GELİŞMİŞ ÜLKEDE OLDUĞU GİBİ, TÜRKİYE EKONOMİSİNİ DE YAPISAL KRİZLER İLE KARŞI KARŞIYA BIRAKMAKTA VE KRİZ DÖNEMLERİ TARIM SEKTÖRÜNÜN EN ÇOK KAYBETTİĞİ DÖNEMLER OLMAKTADIR. KAMU HARCAMALARINI AZALTICI – KAYDIRICI POLİTİKALAR ÇERÇEVESİNDE 1994 KRİZİ SONRASI DESTEKLEMEYE KONU OLAN TARIMSAL ÜRÜN SAYISI 26’DAN 9’A (HUBUBAT ÜRÜNLERİ, ŞEKER PANCARI, HAŞHAŞ VE TÜTÜN) DÜŞÜRÜLMÜŞTÜR. SON OLARAK İSE, DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (DTÖ) KAPSAMINDA İMZALANAN TARIM ANLAŞMASI VE AB İLE İMZALANAN GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASI, TARIM POLİTİKALARININ DIŞSAL BELİRLEYİCİLERİ NİTELİĞİNE DÖNÜŞMÜŞLERDİR.

<İ>DIŞSAL ÇERÇEVE : DTÖ URUGUAY TURU TARIM ANLAŞMASI

1 OCAK 1994 TARİHİNDE YÜRÜRLÜĞE GİREN URUGUAY TURU TARIM ANLAŞMASI, TARIM SEKTÖRÜNDE SERBESTLEŞMEYİ DÜNYA GENELİNDE UYGULAMAYA SOKAN VE DTÖ’NE ÜYE ÜLKELERİN İMZA KOYDUĞU BİR ULUSLARARASI ANLAŞMADIR.

1986 YILINDA BAŞLAYAN VE İKİ YIL İÇERİSİNDE BİTİRİLMESİ AMAÇLANAN URUGUAY TURU (UT) GÖRÜŞMELERİ, ABD VE AB’NİN ANLAŞAMAMASI NEDENİYLE 1994 YILI BAŞINA KADAR SARKMIŞTIR. O TARİHE KADAR BİRBİRLERİNİN PAZARI OLARAK NİTELENEBİLEN BÖLGELERE (AVRUPA BİRLİĞİ GÜNEY AMERİKA’YA, ABD KUZEY AFRİKA’YA) DIŞSATIM SÜBVANSİYONLARI İLE MALİYETİNİN ALTINDA SATIŞ YAPARAK DIŞ PAZAR KAPMA YARIŞINA GİREN BU İKİ ÜLKE / ÜLKE GRUBU, SÜRECİN KENDİLERİ AÇISINDAN DAHA AVANTAJLI BİR ŞEKLE DÖNÜŞTÜRÜLEBİLMESİ İÇİN, UZUN BİR “UZLAŞI ARAMA” ZAMANI YAŞAMIŞLARDIR.

7 YIL SÜREN GÖRÜŞMELERDEN SONRA İMZALANAN UT SONUÇ ANLAŞMASININ, GENEL OLARAK, ÜLKELERİN TARIM SEKTÖRÜNE VERDİKLERİ İÇ DESTEKLERİN İNDİRGENMESİ, SÜBVANSİYONLU DIŞSATIM MİKTARININ AZALTILMASI, İÇ PAZARLARI KORUYUCU ÖNLEMLER KAPSAMINDA, TARİFE DIŞI ÖNLEMLERİN TARİFE EŞDEĞERLERİNE ÇEVRİLMESİ VE DÜZEYİNİN İNDİRGENMESİ, SAĞLIK VE BİTKİ SAĞLIĞI ÖNLEMLERİNİN DÜNYA GENELİNDE UYUMLAŞTIRILMASI BAŞLIKLARI ALTINDA GETİRDİĞİ DÜZENLEMELER, AZ GELİŞMİŞ / GELİŞMEKTE OLAN ÜLKE GRUBUNUN TARIMLARINDA BAĞIMLI YAPILAR OLUŞTURMAKTA VE DIŞSATIMDA REKABET ÜSTÜNLÜĞÜ OLAN ÜLKELERİN DÜNYA PAZARLARINDAKİ ETKİNLİKLERİNİ ARTIRMAKTADIR.

<İ>DIŞSAL ÇERÇEVE : AB GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASI

1 OCAK 1996 TARİHİNDE YÜRÜRLÜĞE GİREN AB GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASI’NDA, TEMEL OLARAK TARIM ÜRÜNLERİ KAPSAM DIŞINDA BIRAKILMIŞ OLMAKLA BİRLİKTE, İÇERİĞİNDE SÜT – TAHIL VE ŞEKER BULUNAN İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNLERİ KAPSAMA ALINMIŞTIR. SÖZÜ EDİLEN KAPSAM BELİRLEME, TÜRKİYE’NİN REKABET ÜSTÜNLÜĞÜ OLAN SALÇA – MEYVE SUYU GİBİ ÇEŞİTLİ ALANLARI DIŞLAMIŞTIR. BU YAPI ALTINDA AB İLE YAPILAN İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNLERİ DIŞ TİCARETİNE İLİŞKİN VERİLER, GB ANLAŞMASI’NIN MEVCUT TİCARET DENGELERİNİ HIZLA AB LEHİNE BOZDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.

GENEL OLARAK TÜRKİYE, İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNLERİNDE (AT TANIMLAMASINA GÖRE) DIŞSATIMCI BİR ÜLKE OLMASINA VE DIŞALIMININ 7 İLA 10 KATI DIŞSATIM GERÇEKLEŞTİRMESİNE KARŞIN, AT İLE YAPILAN İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNÜ TİCARETİNDE DIŞALIMCI KONUMDADIR. YILLARA VE ÜRÜN GRUPLARINA GÖRE DEĞİŞMEKLE BİRLİKTE, TÜRKİYE İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNLERİ DIŞALIMININ, YAKLAŞIK % 90’I AT’DAN YAPILMAKTADIR.

1/95 SAYILI ORTAKLIK KONSEYİ KARARI (OKK) SONRASINDA, AT’DAN YAPILAN İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNLERİ DIŞALIMI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ARTMIŞTIR. AT’DAN YAPILAN BİRÇOK İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNÜ DIŞALIMI, 1/95 SAYILI OKK SONRASINDA BAŞLAMIŞTIR.

BU KONUDA ORTAYA ÇIKAN DİĞER ÖNEMLİ BİR GELİŞME, SÖZÜ EDİLEN OKK SONRASI AT DIŞINDAKİ ÜLKELERDEN YAPILAN İŞLENMİŞ ÜRÜN DIŞALIMININ, AT’DAN YAPILAN DIŞALIMDAN DAHA HIZLI BİR ARTIŞ GÖSTERMESİDİR. BU DURUM, UYGULAMAYA GİREN YENİ REJİMİN, DİĞER ÜLKELER İÇİN DE AVANTAJLI SONUÇLAR DOĞURMASIYLA AÇIKLANABİLİR.

1/95 SAYILI OKK’NIN TÜRKİYE’YE DEĞİL, DAHA ÇOK AT’YE YENİ BİR TAKIM TAVİZLER GETİRMESİ NEDENİYLE, KARAR SONRASI TÜRKİYE’NİN İŞLENMİŞ TARIM ÜRÜNLERİ DIŞSATIMINDA ÖNEMLİ BİR ETKİ OLUŞMAMIŞTIR.

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ UT ANLAŞMASI, TARIM ÜRÜNLERİNE VERİLEN İÇ DESTEK, SAĞLANAN DIŞ KORUMA VE SÜBVANSİYONLU DIŞSATIMIN YILLAR İÇİNDE, GELİŞMİŞ VE GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER AÇISINDAN FARKLI ORANLARDA AZALTILMASINI KURALLAŞTIRDIĞINDAN, TARIM POLİTİKALARI AÇISINDAN DIŞSAL BİR BELİRLEYİCİ NİTELİĞİ KAZANMIŞTIR. UT’UN ÇEVRE ÜLKELER AÇISINDAN ETKİSİ İSE, GENEL OLARAK, DAHA AZ DESTEKLENEN VE DAHA AZ KORUNAN TARIM SEKTÖRÜ OLARAK ORTAYA ÇIKMAKTA VE KIRSAL – TARIMSAL ALTYAPI SORUNLARININ DAHİ AŞILAMAMIŞ OLDUĞU YAPILARDA, ARTAN TARIMSAL DIŞALIM İLE KENDİSİNİ GÖSTERMEKTEDİR.

<İ>İÇSEL GELİŞMELER : TARIMSAL KİT’LERİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

TARIMSAL KİT’LERİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ DE, EMEK - SERMAYE VE BU BAĞLAMDA TARIMSAL ÜRETİM YAPILARI ÜZERİNE ETKİLERİ BAKIMINDAN, OLDUKÇA ÖNEMLİDİR. BU ÇERÇEVEDE TÜRKİYE’DE 1983 YILINDA BAŞLATILAN ÇALIŞMALAR KAPSAMINDA, ÖNCELİKLE 233 SAYILI KHK İLE KİT’LER, İKTİSADİ DEVLET TEŞEKKÜLÜ VE KAMU İKTİSADİ KURULUŞLARI OLARAK İKİYE AYRILMIŞ, TEŞEBBÜS KURMA YETKİSİ YASAMADAN YÜRÜTMEYE DEVREDİLMİŞ, TASFİYE – DEVİR - SATIŞ YETKİSİ EKONOMİK İŞLER YÜKSEK KOORDİNASYON KURULU’NA TANINMIŞTIR. 1985 YILINDA DÜNYA BANKASI DESTEĞİYLE HAZIRLANAN “ÖZELLEŞTİRME ANA PLANI” SONRASINDA, 1986 YILINDA 3291 SAYILI KAMU İKTİSADİ TEŞEBBÜSLERİNİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA KANUN ÇIKARILMIŞTIR.

HAZIRLANILAN “ÖZELLEŞTİRME ANA PLANI”, TÜRKİYE'de özelleştirilecek KİT'LERİ BELİRLEYEREK BİR ÖNCELİK SIRALAMASI YAPMAKTADIR. BU PLAN’DA ADI GEÇEN TARIMSAL KİT’LERDEN YEMSAN (YEM SANAYİİ A.Ş.) VE TİGEM (TARIM İŞLETMELERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ) BİRİNCİ, EBK (ET VE BALIK ÜRÜNLERİ A.Ş.), ÇAY-KUR (ÇAY İŞLETMELERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ), TÜGSAŞ (TÜRKİYE GÜBRE SANAYİİ A.Ş.) VE TŞFAŞ (TÜRKİYE ŞEKER FABRİKALARI A.Ş.) İKİNCİ, TMO (TOPRAK MAHSULLERİ OFİSİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ) VE TZDK (TÜRKİYE ZİRAİ DONATIM KURUMU) İSE ÜÇÜNCÜ DERECEDE ÖNCELİKLE ÖZELLEŞTİRİLECEK KİT’LER GRUBUNDADIRLAR. TÜRKİYE ÖZELLEŞTİRME UYGULAMALARI, YUKARIDA BELİRTİLEN SIRALAMAYA UYARLIK GÖSTERMEMEKTEDİR. AŞAĞIDA AÇIKLANACAĞI ÜZERE, TARIMSAL KİT’LERDEN BAZILARI “SIRASINDAN ÖNCE” ÖZELLEŞTİRİLMİŞ, BAZILARI İSE HALEN ÖZELLEŞTİRME PORTFÖYÜNDE BULUNMAKTADIR. TÜRKİYE’DE, BUGÜNE DEĞİN ÖZELLEŞTİRİLEN TARIMSAL KİT’LER, SATIŞ TARİHLERİ VE SATIŞ BEDELLERİ AŞAĞIDAKİ TABLO-8'de verilmektedir.

Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu (SEK)’nun 38 işletmesi, Yem Sanayiinin 30 işletmesi, Orman Ürünleri Sanayii (ORÜS) ve TZDK’nun tamamı özelleştirilerek sektörlerden kamu çekilmiştir. EBK’nun ise önemli bir bölümünün özelleştirilmesi tamamlanmıştır. Son yıllarda üretilen birçok resmi rapor / planda da, Toprak Mahsulleri Ofisi dışındaki tüm tarımsal KİT’lerin özelleştirileceği belirtilmektedir.

Türkiye’de tarım alanında özelleştirilmiş ya da özelleştirme kapsamında bulunan KİT’ler, (a) hayvancılık alt sektöründe faaliyet gösterenler, (b) girdi üretimi ve dağıtımı alanında faaliyet gösterenler ve (c) tarım ticareti alanında faaliyet gösterenler başlıkları altında gruplandırılabilir.

(a) Hayvancılık alt sektöründe faaliyet gösterenler,

Et Balık Kurumu / Et ve Balık Ürünleri A.Ş, Gönen Gıda Sanayii A.Ş., Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu, Yem Sanayii.

(b) Girdi üretimi ve dağıtımı alanında faaliyet gösterenler

Türkiye Zirai Donatım Kurumu, Türkiye Gübre Sanayi A.Ş., İstanbul Gübre Sanayi A.Ş., T.C.Ziraat Bankası, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü.

(c) Tarım ticareti alanında faaliyet gösterenler

Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş., Tütün, Tütün Mamülleri Tuz ve Alkol İşleri Genel Müdürlüğü, Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri .

Tarımsal özelleştirmeler, üretici örgütlülüğünün niteliksel olarak yetersiz, pazarlama kanallarının sağlıksız olduğu Türkiye kırsal yapısında; birçok alt sektörde benzer sonuçlar üretmiştir. Bu çerçevede, kamunun çıktı (et – süt vb) pazarından ayrılması sonrasında genellikle yerli ortaklı çokuluslu şirketler piyasaya girmekte, piyasanın paylaşımı ile rekabete kapalı yapılar doğmakta, bu ortamda gerileyen hammadde fiyatları nedeniyle üretici gelirleri azalmakta, tarımsal üretim yapıları zayıflamakta ve süreç içerisinde, sonunda yerli ortağın da ayrılması ile sektör yabancılaşmaktadır.

İçsel Gelişmeler : Destekleme kapsamında değişim

Dünya ülkelerinin hemen tümünde, tarım alanına kamusal müdahalede bulunulmakta ve sektör çeşitli biçimlerde desteklenmektedir. Tüm bu değişik destekleme modelleri, amaç konusunda ortaklaşmaktadırlar: Tarımsal üretimin sürekliliğini sağlayarak ülkenin gıda güvenliğini korumak, tarım üreticilerinin ve tüketicilerin yaşam düzeylerini yükseltmek, sektör üretiminin ulusal ekonomiye katkı oluşturması ve dış ticarette rekabet üstünlüğü elde etmesi amacına ulaşmak...

Bu genel amaçların kapsamı içinde, ülke sosyo – ekonomik yapısına göre birçok tamamlayıcı hedefler de gözetilerek tarımsal destekleme politikaları oluşturulmakta ve çeşitli araçlar kullanılarak yaşama geçirilmektedir. “Kamusal karışmacılık” temelinde ortaya çıkan tarımsal desteklemeler ekonominin doğal dengeleri üzerinde çeşitli değişimler ortaya çıkarmakta; kamu bütçesi, üretici ve tüketici refahı, kaynak kullanım seçimlerini etkilemekte ve son tahlilde ulusal gelir ve refah üzerinde, seçilen politikalar doğrultusunda belirleyici etkiler oluşturmaktadırlar.

Ekonominin genelinde ve toplumun hemen tüm sınıfları üzerinde farklı etkiler yaratan, çok sayıda araçla yürütülen tarımsal destekleme politikalarının sınıflandırılmaları kolay değildir.

Bununla birlikte, genel özellikleri bakımından politika araçları, ekonomideki etkileri göz önüne alınarak başlıca dört grup altında toplanabilir ; pazar fiyat desteği, doğrudan gelir desteği, dolaylı gelir desteği ve genel hizmetler olarak ta tanımlanabilecek olan diğer destekler.

Bu destekleme biçimlerinden ilkinin finansmanı tüketiciler tarafından karşılanırken; diğer üç destek aracı kamu bütçesi tarafından finanse edilir. Bu bağlamda; birinci destekleme biçimi tüketici fiyatları düzeyini, diğer üç destekleme biçimi ise vergi düzeyini yükseltmek gibi yan etkilere sahiptir.

Türkiye’de uzun yıllardan beri en yaygın olarak başvurulan destekleme aracı, pazar fiyatı desteklemeleri idi. Bu yöntemde hükümetler, hangi ürünleri hangi fiyattan satın alacağını belirleyerek alım yapacak kuruluşu görevlendirmekte idiler.

İlk pazar fiyat desteği uygulaması olan buğday destekleme alımlarına 1932 yılında T.C.Ziraat Bankası aracılığıyla başlanmış, 1938 yılında TMO’nun kurulması ile bu görev TMO’ne devredilmiştir. TŞFAŞ, Çay Kur, Tekel, Kooperatifler, devlet destekleme alımında görev alan diğer bazı kamu kuruluşlarıdır.

1960 yılında devlet destekleme alımı kapsamına alınmış ürün sayısı 6 iken (buğday, arpa, çavdar, tütün, çay, şeker pancarı), bu sayı 1970 sonlarında 24’e çıkarılmıştır. Bu ürünler; buğday, arpa, çavdar, yulaf, pamuk, tütün, yaş çay yaprağı, şeker pancarı, soya, ayçiçeği, fındık, Antep fıstığı, kuru incir, çekirdeksiz kuru üzüm, çekirdekli kuru üzüm, zeytin, haşhaş, gül çiçeği, yer fıstığı, kolza, zeytinyağı, tiftik, yapağı, yaş ipek kozasıdır. 24 Ocak kararlarından sonra ürün sayısında tekrar azalma olmuş ve 1990 yılında destekleme kapsamındaki ürün sayısı 10’a düşmüştür (buğday, arpa, çavdar, mısır, çeltik, yulaf, tütün, şekerpancarı, haşhaş, nohut). Aynı sayı 1991 yılında 24’e, 1992 yılında ise 26’ya yükselmiştir. 5 Nisan 1994 kararlarıyla birlikte kapsama alınan ürün sayısı 9’a (hububat ürünleri, şekerpancarı, haşhaş ve tütün) düşürülmüş ve bu sayıda 2000’li yıllara kadar önemli bir değişiklik olmamıştır. 2000’li yıllarda ise, mevcut destekleme sisteminin tümüyle elemine edilerek, doğrudan gelir desteği (DGD) sistemine geçilmesi amaçlanmıştır.

Ürün destekleri konusunda bir başka gelişmede, Türkiye’de uygulanacak destekleme fiyatları düzeyinin IMF ile yapılan Stand by Anlaşması çerçevesinde verilen niyet mektuplarına konu olmasıdır. Bu bağlamda hububat, tütün, şeker fiyatları, genellikle “dünya fiyatlarına” endekslenerek istikrar programı metinlerine “yapısal kriter” olarak konulmakta, ve fiyatlar bu doğrultuda ilan edilmektedir.

Pazar fiyatı desteği yanında Türkiye’de girdi desteği (gübre, tohum, su, tarımsal mücadele ilaçları, tarımsal kredi) uygulamaları da yapılmakta idi. Ancak yine “istikrar programları” çerçevesinde, tüm girdi destekleri elemine edilmiştir.

Türkiye’de tarım alanında verilen genel hizmetler olan araştırma – eğitim ve yayım hizmetleri, denetim ve kontrol hizmetleri, hastalık ve zararlılara karşı yapılan kamu mücadelesi ve altyapı hizmetleri ise, geçmişle kıyaslandığında, etkinliğini yitirmesine rağmen halen sürdürülmektedir.

Altyapısı sorunlu, dışsal ve içsel etkilerle tarım politikaları liberalize edilen ve destek düzeyi giderek azaltılan tarım sektörü, çiftçi kayıtının da bulunmadığı ortamda, hedef kitleye yönelik politika ve strateji seçeneklerinin geliştirilemediği bu temel yapı içerisinde 21. yüzyılın eşiğine gelmiştir.

II.3 - 2000 ve Sonrası

Türkiye tarım sektörü politikalarının değişimi, 1999 sonlarında başlayan İstikrar Programı’nın en önemli bölümlerinden birini oluşturmaktadır.

Yine bu dönemde, AB üyeliği sürecinde yayımlanan Katılım Ortaklığı Belgesi ve Ulusal Program ile 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu ve 17 Aralık 2004 tarihli Konsey Kararı, tarım sektörü ile ilgili önemli belirlemeler içermektedir.

Son olarak, “İleri Tarım Müzakereleri” kapsamında Dünya Ticaret Örgütü Cenevre Çerçeve Anlaşması, tarım yapıları üzerinde önemli etkiler doğurmaya adaydır.

IMF – Dünya Bankası Anlaşmasının Hükümleri

1999 yılı sonunda Uluslararası Para Fonu ile imzalanan Stand by Anlaşması ve bu kapsamda verilen niyet mektupları, uygulanmakta olan tarım politikalarında önemli değişiklikler öngörmektedir. Bunlar, aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir;

(i) Öncelikle destekleme fiyatlarının “dünya fiyatları” düzeyine çekilmesi, ardından girdi ve çıktıya dayalı destekleme sisteminin tümüyle elemine edilerek Doğrudan Gelir Desteği sistemine geçilmesi,

(ii) TSKB, TCZB’nın yeniden yapılandırılması,

(iii) TZDK, İGSAŞ, TÜGSAŞ, TŞFAŞ, ÇAYKUR, TEKEL’in özelleştirilmesi,

(iv) Şeker, tütün ve TSKB alanlarında kurulların oluşturulması.

IMF ile yapılan Anlaşma hükümleri, kamu bütçesi açıklarından tarımsal desteklemeleri sorumlu tutan anlayışın bir görünümü niteliğinde ortaya çıkmış ve sektörel harcamaları kısıtlama amacına odaklanmıştır. Dönemin destekleme sistemi üzerindeki etkileri şöyle açıklanabilir;

1980’li yıllardan beri süren tartışmaların istikrar programına bir yansıması niteliğinde olmak üzere, yerel fiyatların dünya fiyatlarının çok üzerinde olduğu, tarımın rekabet edebilmesi için yerel fiyatların indirgenmesi gerektiği ileri sürülmüş ve dünya fiyatı göstergesi olarak ABD tarımsal ürün borsalarının fiyatları temel alınmıştır.

Bu yaklaşımın sonuca odaklı olduğu, sorunu kavrayıp çözüm üretme düşüncesine dayanmadığı söylenebilir.

Türkiye’de tarımsal üretim maliyetlerinin yüksek olmasında, tarımın altyapı sorunları ve girdi fiyatlarının pahalılığı etken olmaktadır. Ortalama işletme genişlikleri küçük, sulama olanakları kısıtlı, teknolojiyi içerememiş tarım sektörü, yaşanan yüksek enflasyon ortamında her geçen gün daha da pahalılaşan gübre – tohum – tarımsal savaşım ilacı vb. kullanmakta olup, tüm bu etkenler, üretim maliyetlerinin aşağıya çekilmesine engel olmaktadır. Tarımda yaşanan genel verimlilik düşüklüğü bu tabloda önemli bir unsur olmakla birlikte, AB ve ABD ile aynı verim değerleri ile üretim yapılan ürün gruplarında dahi aynı sorunun yaşanıyor olması, altyapı sorunları ve girdi kullanım maliyetlerinin başat konumuna işaret etmektedir.

İşte bu tablo içerisinde, (a) ABD Borsa fiyatlarının, uygulanan sübvansiyonlar bağlamında Amerika’lı üreticinin eline geçen fiyatların altında bir fiyat düzeyini yansıtması ve (b) çıktı fiyatında yerel – dünya fiyatları karşılaştırması yapılırken, aynı karşılaştırmanın girdi fiyatlarında yapılmaması, başka bir deyişle dünya fiyatlarından yüksek yerel girdi fiyatları ile üretim yapılıyor olmasının görmezden gelinmesi, tarımsal üretim yapıları üzerinde olumsuz etki yapmıştır. Açıklanan destekleme fiyatları bazı yörelerde üretim maliyetlerinin altında kalmış ve özellikle nadas zorunluluğu ile üretim yapılan alanlarda, üretimden vazgeçmeler gözlenmiştir.

IMF “reformlarının” Dünya Bankası Yapısal Uyum kredileri ile destekleneceği hükmü doğrultusunda, Dünya Bankası ile 2001 yılında “Tarım Reformu Uygulama Projesi (TRUP)” imzalanmıştır.

Dünya Bankası, dünya genelinde, toplam kredi hacminin yaklaşık % 20’sini tarım sektörüne ayırmaktadır. 1950 yılından bu yana Dünya Bankası ile 163 Kredi Anlaşması imzalayan Türkiye’de de, 31 Kredi Anlaşmasına konu edilen tarım sektörü, % 19.02 pay ile birinci sıradadır.

Dünya Bankası Anlaşmalarının iki belirgin özelliğinin bulunduğu söylenebilir; (a) Ulusal plan ve programların hedef ve stratejilerini yönlendirme özelliği, (b) Doğrudan kamu sektörü ve kamu yönetiminin örgütlenmesi, çalışma ilişkileri, istihdam biçimleri ve işlevlerini değiştirme etkisi. (9)

Bu bağlamda, Dünya Bankası ile imzalanan TRUP, 4 alt projeden oluşmaktadır;

 Doğrudan Gelir Desteği,

 Çiftçi Geçiş Programı (Alternatif Ürün Projesi),

 Tarım Satış Kooperatiflerinin Yeniden Yapılandırılması,

 Proje Destek Hizmetleri

Bu başlıklardan DGD, Türkiye’de uygulanan destekleme sisteminin tümüyle değiştirilmesine odaklanmaktadır.

DTÖ Uruguay Turu Sonuç Anlaşması hükümlerine göre üretimden bağımsız (de coupled) doğrudan ödemeler Toplam Destek Ölçütü’nden muaf olup indirgenmeye konu olmazlar.

Doğrudan gelir ödemelerinin “üretimden bağımsız” olmasının anlamı, üreticilere yapılan ödemelerin üreticinin ürettiği ürün çeşidi ya da miktarı ile bağlantısı olmaması demektir. DTÖ’nün uygulatmak istediği DGD çeşidi budur. Halen Avrupa Birliği’nin uyguladığı ve üretimle belli bir derecede bağımlı doğrudan gelir ödemeleri ise, hedeflenen gruplara bazı koşullara bağlı olarak yapılan telafi edici ödemeler (compensatory payments) ile piyasa fiyatı ile üreticinin eline geçmesi arzulanan fiyat arasındaki farkın “fark ödemeleri” (defıciency payments) adı altında yapılmaktadır.

DGD sistemi gelişmiş ülkeler için ticarette rekabet üstünlüğü sağlayıcı bir politika aracı iken; yapısal sorunları bulunan az gelişmiş / gelişmekte olan ülke gruplarında, uygulanan DGD sistemi, tarımsal üretim yapılarında olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir.

Bunlara ana başlıkları ile bakmakta yarar vardır:

(a) Tarımsal üretimin en önemli gereklerinden olan finans, DGD sistemi ile tarımdan daha da uzaklaşmaktadır. Özellikle girdi desteği (gübre-tohum-tarımsal savaşım ilacı vb.), kaynağın tarımda kalmasını sağlar. Oysa DGD ödemelerinin tarıma geri dönüş oranı, yoksulluk içinde temel giderlerini karşılayamayan köylü yapısı veri iken, her geçen gün biraz daha düşmektedir.

(b) Üretimden bağımsız DGD sistemi ile Türkiye’nin çok gereksinim duyduğu üretim planlamasını gerçekleştirmek olanaksızdır.

(c) Mevcut DGD sistemi, işleyiş itibariyle, araziyi işleyeni değil mülk sahibini desteklemektedir. Anadolu’da kira ilişkilerinde mülk sahipleri, DGD ödemelerini kendilerinin almalarını koşul olarak dayatmaktadırlar. Bu bağlamda kentlerde yaşayan ve toprakla hiç ilgileri olmayan mülk sahiplerinin tarımsal desteklerden yararlandırılmaları söz konusu olmaktadır.

(d) Mevcut sistem varsıl köylüyü desteklemektedir. Halen 500 dekara kadar arazisi olanlara dekar başına 16 milyon TL ödeme yapılmaktadır. Bu çerçevede çok daha geniş araziye sahip olanlar arazilerini noter sözleşmeleri ile 500’er dekarlık bölümlere ayırıp akrabaları üzerine göstererek ödemelerden geniş oranda yararlanmaktadırlar. Buna karşılık küçük arazi sahipleri, ödemeleri almak için yerine getirmek zorunda oldukları çeşitli işlemler (belge ücreti, noter ve başvuru masrafları – yol giderleri vb..) karşılığında yapacakları masrafların alacakları ödemeleri geçmesi nedeniyle, başvuru dahi yapmamaktadırlar. Nitekim 4.1 milyon tarım işletmesinden halen 2.7 milyonu DGD ödemelerinden yararlanmak için kayıt yaptırmış durumdadırlar.

(e) Tüm girdilerin hızla pahalılaştığı bir ortamda, DGD ödemeleri neredeyse sabit tutulmakta, bu bağlamda, dolaylı da olsa tarımsal üretimi destekleme etkisi giderek zayıflamaktadır.

(f) Başvuru sayısında ve ödeme miktarındaki göreli artışlara karşın, bütçeden DGD için ayrılan kaynaklar yeterli olmamaktadır.

(g) Nihayet DGD sistemi, DB TRUP Anlaşması gereğince 5 yıllık bir süre için uygulanmaktadır, bu nedenle de geçici bir yardımdır.

IMF – Dünya Bankası Anlaşmalarının Uygulama Sonuçları

Dönemin tarım politikalarındaki değişime etkisi, aşağıdaki Tablo-9'da yalın olarak ortaya çıkmaktadır.

Görüldüğü gibi, 1999 yılında 4.2 milyar dolarlar düzeyinde olan kamusal tarım desteği, 2002 yılında 1.2 milyar dolar düzeyine gerilemiştir. Aynı rakam, 2003 yılında 2 milyar dolar düzeyinde oluşmuştur.

Destek düzeyinin azalması yanında, destekleme kapsamının değişimi çarpıcıdır. T.C. Ziraat Bankası’nın düşük faizli tarımsal kredi verme işlevinin sona erdirilmesi ile birlikte 956 milyon dolar düzeyinde olan kredi desteği, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin yeniden yapılandırılması sonrasında TSKB’ne aktarılan 450 milyon dolar düzeyindeki destek ve nihayet 183 milyon dolar düzeyindeki gübre desteği tümüyle sıfırlanmıştır. KİT’lere aktarılan kaynaklar ve yağlı tohumlar – pamuk için ödenen prim destekleri önemli oranda azaltılmıştır. Tüm bunların yerine, DGD ödemeleri konulmuştur.

1999 yılı sonunda başlayan dönemde uygulanan “tarım reformu” nun Türkiye tarım yapısı üzerinde doğurduğu sonuçlar, Dünya Bankası tarafından incelenmiş ve yayımlanmıştır. (10)

Rapor sonuçları şöyle özetlenebilir; (11)

• 1999 – 2002 aralığında, tarımsal sübvansiyonlar 6 milyar US $ azalarak 1.1 milyar US $’a inmiştir. Başka bir deyişle, tarımsal sübvansiyonların GSMH’ya oranı % 3.2’den % 0.5’e inmiştir.

• Aynı dönemde, tarımsal GSMH 27 milyar US $’dan 22 milyar US $’a inmiştir.

• Çiftçiler üzerindeki net etki, yaklaşık 4 milyar US $ tutarında yıllık zarar olmuştur.

• 2002 – 2003 reform döneminde gerek suni gübre gerekse tarımsal kimyasal madde kullanımı % 25 – 30 azalmıştır.

• Tarım kredisi faiz oranları negatiften pozitife dönmüştür.

• Kredi alan çiftçiler, borçlarını başlıca üç nedene bağlı olarak ödememişlerdir: tarımsal gelirdeki azalmalar, yüksek reel faiz oranları ve bazı çiftçilerin borçların kısmen affedilmesi yolundaki beklentileri.

• 1999 – 2001 arasında, Türkiye’de üretilen başlıca tarım ürünlerinin brüt değeri, reel olarak % 16 azalmıştır.

• Bütün ürün çeşitlerinde Türk ihracat ve ithalatının 1997 – 2002 döneminde artış göstermesine karşın tarım ve gıda ürünlerinin toplam ihracat ve ithalattaki payı düşmüştür. 2001’deki önemli orandaki devalüasyon, üretm artışı ile birlikte ihracatın artmasına yardımcı olmuş ve işlenmemiş tarım ürünü ithalatındaki azalmaya yol açan en önemli faktör olmuştur.

• 1999 – 2001 arasında hektar başına üretimin dolar eşdeğeri % 28 azalmıştır (864 US $/hektardan 621 US $/hektara). Bütün önemli tarım ürünü gruplarında genel düşüş kaydedilmiştir. Bu düşüş - % 13 ile bakliyatta en az oranda, - % 38 ile tütün şeker pancarı ve pamuğu da içeren bir kategori olan “öteki tarla ürünlerinde” en yüksek oranda gerçekleşmiştir. Hektar başına meyve değeri % 29 azalırken, hububat ve sebze değeri sırası ile % 22 ve % 23 düşmüştür. Bu dönemde hektar başına katma değer dolar bazında yaklaşık % 40 düşüş kaydetmiştir.

• Reform döneminde toplam ekili alan, Akdeniz Bölgesi dışında bütün bölgelerde yaklaşık % 2 azalmıştır. Bu azalmanın üçte ikisi, ekili alanın (başlıca tahıl) ve nadasa bırakılan tarlaların 300.000 hektardan fazla (ekili alanın yaklaşık % 3.5’u oranında azalma) azaldığı Orta Anadolu Bölgesinden kaynaklanmıştır.

• 1999 ve 2001 arasında tarım ürünleri fiyatları, tahmini olarak % 40 düşmüştür.

• Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük destekleme oranlarına sahip olan ülkeler arasında bulunmakla birlikte GSMH’nin yüzdesi olarak bu destek, OECD ülkelerindeki en yüksek destek oranlarından biridir.

• DGD programı, çiftçilerin maruz kaldığı net gelir kaybının yaklaşık % 35 – 45’ini karşılamıştır. Bu durum, tarım nüfusunun yaklaşık dörtte üçünü içeren DGD Programından fiilen yararlanabilenleri etkilemektedir.

Sonuçlar, Türkiye tarımının içinde bulunduğu yıkıma ilişkin net – açık – çarpıcı bilgiler vermektedir.

III: 2005 SONRASINDA TARIM POLİTİKALARI : AVRUPA BİRLİĞİ ve DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ ETKİSİ

Dünya “tarım piyasaları”nın, 2004 yılı Temmuz Ayı’nda yapılan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Cenevre Çerçeve Tarım Anlaşması ve bu çerçevenin içinin doldurulmasına yönelik olarak 2005 yılında Hong Kong’da yapılacak DTÖ Tarım Anlaşması hükümleri uyarınca “liberalize” edileceği görülüyor. Süreç, periferinin merkez kapitalizme bağımlılığının pekiştirilmesine giden yol taşlarının örülmesi anlamına geliyor. Türkiye tarımı, bu genel yapıdan, geçmişle karşılaştırılmayacak oranda etkilenecek.

Diğer taraftan, özel statülü üyeliğe doğru giden “AB’ye eklemlenme süreci”, tarım sektörü üzerinde “komiserler” aracılığıyla belirleyici etki yapıyor.

Aşağıda, her iki alana yönelik bir deşifrasyon yapılmaya çalışılacak..

III.1 - Dünya Ticaret Örgütü Etkisi

27 – 31 Temmuz 2004 tarihleri arasında Cenevre’de yapılan Dünya Ticaret Örgütü görüşmelerinden sonra, tarım alanında ortaya çıkan Çerçeve Anlaşma (Framework for Establishing Modalities in Agriculture), çoğu zaman yetersiz bir tartışma düzlemi yaratmış; daha da önemlisi Anlaşma’nın Türkiye’ye ve gelişme yolundaki ülke (GYÜ) – en az gelişmiş ülke (EAGÜ) gruplarına gelecekteki etkileri konusunda yanlış değerlendirmeler ortaya çıkmıştır.

DTÖ terminolojisinin egemen olduğu Çerçeve Anlaşma metninin anlaşılabilmesi, ancak Cenevre sürecini önceleyen gelişmelerin sağlıklı değerlendirilebilmesi ile olanaklıdır. Çünkü Cenevre, asıl olarak, Uruguay Turu sonrasında imzalanan Tarım Anlaşması hükümleri uyarınca, GYÜ taahhütlerinin son bulacağı 2004 yılında ortaya çıkan sıkışmışlığın bir sonucudur... Küresel güç merkezleri açısından Doha ve Cancun’da alınan başarısız sonuçlar, onları, Cenevre’de bir “çözüm” üretmeye ve bir anlamda taviz vermeye zorlamıştır. Ancak “verilen taviz – karşılığında alınan ödün” analizinin sağlıklı yapılması, görünenin altında yatan genel eğilimi olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır...

Tarım ticaretinin liberalizasyonu, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods sistemi içinde, diğer sektörlerin aksine çoktaraflı uluslararası anlaşmalara konu olamamış, bunun yerine ürünler bazında yapılan ya da ikili anlaşmalarla daha dar “çözümlemeler” yaratılmaya çalışılmıştır.

GATT’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüştüğü süreçte, 1986 yılında başlayan ve çetin müzakereler sonucunda ancak 1994 yılında bitirilebilen DTÖ Uruguay Turu sonrasında imzalanan Sonuç Anlaşması (Final Act), tarım ticaretini geniş oranda liberalize eden ilk uluslararası anlaşma olarak nitelenebilir.

Uruguay Turu (UT); iç desteklerin azaltılması, pazara girişin kolaylaştırılması ve dışsatım sübvansiyonlarının indirgenmesi esaslarına dayanmaktadır. GÜ’ler açısından 6 yıllık indirim süreci 1995 – 2000 yılları arasında, GYÜ’ler için ise 10 yıllık indirim süreci 1995 – 2004 yılları arasında uygulanmıştır.

Türkiye, UT Tarım Anlaşması’nın iç desteklerin azaltılması taahhüdü kapsamına, GYÜ’ler için geçerli olan de minimis koşulları gereğince girmemiş, yüksek kote edilen gümrük vergileri nedeniyle, birkaç ürün dışında, genel olarak pazara giriş hükümlerinden ve bütçe zorlukları nedeniyle zaten kullanamadığı dışsatım sübvansiyonlarının indirgenmesi hükümlerinden olumsuz etkilenmemiştir.

İzleyen süreçte, 2000 yılı başından beri yoğun bir şekilde yürütülmekte olan resmi ve gayriresmi toplantıların devamında 2001 yılı Kasım ayında Katar’ın Doha kentinde düzenlenen Bakanlar Konferansı Tarım alanında liberalizasyon yapılabilmesine yönelik irade beyanı dışında somut bir sonuç üretemeden dağılmıştır.

2003 yılının Eylül ayında Meksika’nın Cancun şehrinde yapılan Bakanlar Konferansı ise GÜ’ler için adeta felaketin habercisi idi...Cancun’a dek ABD ve Avrupa’nın ve zaman zaman onlara eklenen CAIRNS grubunun pazarlıklarını izlemekle yetinen ve geniş anlamda kaybeden azgelişmiş dünya, Hindistan ve Malezya’nın öncülüğünde kendi istemlerini dile getirmiştir. Özellikle ABD’nin, bir avuç pamuk üreticisine yılda 4 milyar dolar destek verirken, GYÜ ve EAGÜ’lerden pazara giriş kısıtlarını kaldırmasını istemesinin adil olmadığı, Cancun’dan akıllarda kalan bir temel sav olarak öne çıkmıştır. Bu koşullarda Cancun tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır...

Cancun süreci, şu gerçeğin altını çizmiştir; ya GÜ’ler dışsatım sübvansiyonlarını korumak konusundaki ısrarlarından vazgeçecekler, ya da süreç çoktaraflı bir anlaşma açısından tümüyle tıkanacak ve yeniden mal bazında ikili anlaşmalar dönemine girilecektir...

İşte bu ortamda, “İleri Tarım Müzakereleri” olarak adlandırılan sürecin son halkası, 27 - 31 Temmuz 2004 tarihlerinde Cenevre’de yapılan DTÖ görüşmelerinin ardından ortaya çıkan Çerçeve Anlaşma olmuştur.

UT’un devamı niteliğinde, Cenevre’de de Anlaşma pazara giriş, iç destekler ve dışsatım sübvansiyonları olmak üzere üç temel esasa oturtulmuştur.

Pazara giriş, korunan iç pazarların kilidini açmaya yönelik bir düzenlemedir. Cenevre’de, bu alanda, bir bant uygulaması belirlenmiştir. Bant sayısı, her bant aralığına giren tarife sayısı ve her bant aralığı için uygulanacak olan indirim yöntemi bu sistemin can alıcı noktalarıdır. İsviçre formülü, lineer formül ya da karma formül, gümrük vergilerinin indirgenme hız ve oranını belirleyecektir.

Anlaşmalarda İsviçre formülünün benimsenmesi, Türkiye’nin yüksek gümrük vergileri ile koruduğu sektörler (hayvansal ürünler, endüstri bitkileri, tahıllar vb) için gümrük vergilerinin hızla düşeceği anlamına geliyor. DTÖ’nün, tarife dışı engel denetimlerini yoğunlaştıracağı ve izin belgesi gibi dışalımı engellemek için kullanılan yöntemlere yaptırım uygulayacağını öngörmek de hiç zor değil...

Dünya Ticaret Örgütü’ne kote edilen değerler üzerinden 10 yıl boyunca (1995 – 2004) yapılan indirimler sonrası, Türkiye, GTİP’lerine göre değişmek üzere, hayvansal ürünlerde % 136.5 ila % 227.5, tereyağında % 100, peynirde % 111, muzda % 147, çayda % 145, şekerde % 136.5, hububat ürünlerinde % 180 gümrük vergisi uygulama hakkına sahiptir.

Çerçeve Anlaşma, bant usulü indirimden söz ediyor. Bunun Türkçesi, yüksek gümrük vergilerinden yüksek indirimdir. Büyük olasılıkla, % 120’nin üzerindeki bant en yüksek bant olarak değerlendirilecek ve en yüksek indirime bu oranın üzerindeki gümrük vergisine sahip ürünler muhatap olacaklar.

Bu demektir ki, Türkiye açısından en hassas olan hayvansal ürünler, hububat, şeker, tütün, çay ve muzda durum giderek kötüleşecek.

Türkiye gibi tarımına yeterli finansal destek sağlayamayan ülkelerde, gümrük vergileri, iç piyasayı korumak ve üretimin sürdürülebilirliğini sağlamak açısından son derecede önemli araçlardır.

İç desteklerde bir indirim uygulaması da, GÜ-GYÜ-EAGÜ grupları için farklı sonuçlar üretebilecek nitelikte. DTÖ’nün ticareti bozucu olarak niteleyerek yasakladığı kırmızı kutu destekler (pazar fiyatı destekleri – girdi destekleri vb), aslında başta ABD ve AB’nin, en az yarım yüzyıldır büyük finansman kaynakları kullanarak üreticisine verdiği desteklerdir. Bu ülkelerde, bu destek politikalarının sonrasında oluşan sağlam tarımsal yapı, bu desteklerin üretimle bağlantısız (de coupled) olarak üreticiye yönlendirilmesine olanak tanımakta, başka bir deyişle sakınca yaratmamaktadır. Bu çerçevede, doğrudan gelir desteği gibi üretimle bağlantısız formlarda GÜ’ler, desteklerini yeniden formüle etmekte ve izin verilen Mavi Kutu destekler içinde toplamaktadır. Buna karşılık GYÜ’ler ve EAGÜ’ler, tarımsal yapı bozuklukları – yönetim sorunları ve bütçe kısıtları nedeniyle, tarımlarını yeterince destekleyememekte, desteklerini dönüştürmekte zorlanmakta, yeni destek formları da tarımın finansman açığını daha da derinleştirmektedir.

Türkiye, Anlaşma’nın de minimis hükmü uyarınca, bir destek indirgeme taahhüdü altında olmamasına karşın, krizler sonrası dönemde tarım desteklerini önemli oranda indirgemiş ve tarım sektörüne 1.2 milyar $ ila 2.5 milyar $ düzeyinde yıllık destek uygulayabilmiştir. Üstelik desteklerin büyük çoğunluğu, arazi mülkiyetine dayalı DGD uygulamaları çerçevesinde, üreticiye ulaşmamış ve tarım dışı kanallara akmıştır. Tarım desteğinin AB’de yıllık 50 milyar $ düzeyinde olması, Bush yönetiminin mevcut desteklere ilaveten ABD tarımı için 85 milyar $ daha ayırması, GÜ’ler ile GYÜ’ler ve EAGÜ’lerin kaynak kullanma adaletsizliğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. DTÖ Anlaşması’nda bulunan “yoksul üreticiye girdi desteği serbestisi” ise, 1999 yılından bu yana, yine Türkiye tarafından kullanılmamaktadır. Anlaşma ile % GYÜ’ler için 10 olan de minimis sınırının indirgenmesi, Türkiye’nin zaten sağlayamadığı iç destekler açısından daha da vahim bir durum yaratacaktır...

Çerçeve Anlaşma’nın üçüncü ayağı ise, dışsatım sübvansiyonları alanındadır. GÜ’ler, dışsatım sübvansiyonlarının azaltılması ve süreç içinde tümüyle kaldırılmasını benimsemiş görünmektedirler.

GÜ’lerin tıkanan görüşme sürecini aşmak için kullandıkları ve dünya kamuoyuna “büyük taviz” diye sunulan bu yaklaşım, dikkatli bir analizde, verdiği görüntüyle tamamen zıt bir sonuç üretmektedir.

ABD ve AB’nin dışsatım sübvansiyonuna ayırdığı kaynak miktarı, yıllık 15 milyar $’lar düzeyindedir. GÜ’lerin yılda 300 milyar $ düzeyinde iç destek için kaynak kullandığı düşünüldüğünde, toplam destekler içinde dışsatım sübvansiyonlarının görece daha az önemli olduğu açıktır. İşte ABD ve AB, bu noktadan verdikler sözde tavizlerle, paraza giriş ve iç destekler gibi iki büyük alanda, kendileri için yaşamsal önem taşıyan “ilerlemeler” sağlayacaklar...

Bütçe olanakları yeterli olmayan GYÜ ve EAGÜ’ler, tarımlarını ancak gümrük vergileri ile koruyabilmektedirler. Çerçeve Anlaşma ile açılan süreçte, gümrük vergilerindeki hızlı indirim, yoksul ülkelerin yoksul üreticileri için, yıkıcı sonuçlar üretecek.

Oysa GÜ’ler, bu alanda da kendi çıkarlarına bir düzenlemeyi, Anlaşma koşulu haline dönüştürmüşlerdir. Buna göre, GÜ’ler, tarifelerini düşük tutmak suretiyle, Özel Korunma Önlemleri uygulama hakkı kazanmışlardır. Böylece GÜ’ler, bir malın dışalım fiyatının o ürünün üretilebilirliğini tehdit edecek ölçüde düşük bir fiyatla pazara girmesi durumunda, dışalıma ek vergi koyma ve hatta birtakım kısıtlamalar getirme olanağına kavuşmuşlardır. Gıda yardımlarının bile ticaret aracı haline dönüştürüldüğü dünyada, bu “olanak” amacı dışında kullanılmaktadır. Buna karşılık, içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu GYÜ’ler, Anlaşma’nın bu koruma hükmünden yararlanamamaktadırlar.

Önümüzdeki süreçte, 2005 yılı Aralık Ayı’nda, Hong Kong’da, Çerçeve Anlaşma’nın içinin doldurulmasına yönelik görüşmeler başlayacaktır. Bu süreç, tüm çevre ülkeler için olduğu gibi, Türkiye için de, sosyolojik ve ekonomik yanlarıyla bir bütün olarak tarım sektörü açısından zor günlerin habercisi niteliğindedir.

III.2 - Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası “müktesebatına uyum”: Belgelerin İzinde Bir Analiz

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu oluşturan 6 ülke, 1958 yılı başında, tarım ürünlerinde kendine yetmeyen bir yapı sergilemekteydi. “Savaş ve açlık” insanların anılarındaki en korkunç öyküleri oluşturmaktaydı.

İşte bu ortamda oluşturulan Ortak Tarım Politikası ve onu desteklemek üzere kurulan “Avrupa Tarımsal Garanti ve Yönverme Fonu”, çok kısa zaman diliminde Topluluğu önce kendine yeterli hale getirmiş, ardından aşkın üretim kapasitesi “sorunu” ortaya çıkmış ve Topluluk, fazla tarımsal üretimini dış pazarlara pompalamak ve buna uyarlı politikalar geliştirme sürecine girmiştir.

Buna karşılık Türkiye, tersine bir yönelimle, kendine yeterliliğini yitiren ve giderek dışa bağımlılığı artan bir tarımsal yapı göstermektedir.

Bu iki yapının “uyumu”, piyasa düzenleri ve belgeler üzerinden yürümektedir. AB Komisyonu, 6 Ekim 2004 tarihinde bir İlerleme Raporu yayımlamıştır. Sözü edilen belge, 17 Aralık öncesi yayımlanan son İlerleme Raporu olması açısından önemlidir.

17 Aralık 2004 tarihli Konsey kararı, İlerleme Raporu’nun çizdiği çerçeveyi

Okunma Sayısı: 1116